Hipotansiyon; arteriyel kan basıncının sistolik tansiyon için 90 mmHg, diyastolik tansiyon için ise 60 mmHg değerinin altına düşmesi durumunu ifade eden tıbbi terimdir. Hipotansif terimi ise kan basıncı klinik olarak kabul edilen standart sınırların altına inmiş kişileri ya da düşük tansiyon seyrine bağlı gelişen dolaşım tablosunu tanımlar.
Arteriyel damar yatağındaki hidrostatik basınç, oksijen ve besin maddelerinin kılcal damarlar aracılığıyla beyin, kalp, böbrek ve karaciğer gibi hayati organlara ulaştırılmasını sağlar. Kan basıncı bu kritik eşik değerlerin altına indiğinde, dokuların hücresel düzeyde beslenmesi aksar; hücresel hipoksi ve metabolik atıkların dokudan uzaklaştırılamaması sonucu sistemik yetersizlik belirtileri ortaya çıkar.
Tıbbi kılavuzlara göre ideal kan basıncı 120/80 mmHg seviyesinde seyrederken, sistolik değerin 90 mmHg veya diyastolik değerin 60 mmHg altında ölçülmesi hipotansiyon sınırını belirler. Kalbin gevşeme anında koroner damarlara kan akışını sağlayan küçük tansiyonun tek başına düşmesi (diyastolik hipotansiyon), kalp kasının (miyokard) yeterli oksijenlenmesini engelleyerek göğüs ağrısı, nefes darlığı ve koroner perfüzyon bozukluğu riskini artırır.
Klinik değerlendirmede arteriyel basınç aralıkları ve doku perfüzyon dengesi şu sınırlar üzerinden incelenir:
Kronik hipotansiyon; genellikle genç, zayıf, düzenli kardiyo sporu yapan bireylerde veya genetik yatkınlığı olanlarda herhangi bir organ hasarı ya da şikayet yaratmadan ömür boyu stabil seyreden fizyolojik bir tablodur. Bu kişilerde damar yatağı düşük basınca tamamen adapte olmuştur ve tıbbi bir tedavi müdahalesi gerektirmez.
Buna karşılık akut hipotansiyon; iç veya dış kanama, şiddetli sıvı kaybı, anaflaktik şok veya kalp krizi gibi nedenlerle kan basıncının dakikalar içinde aniden çökmesidir. Akut tansiyon düşüşü, otoregülasyon mekanizmalarının devreye girmesine fırsat tanımadığı için hızla şuur bulanıklığı, bayılma ve çoklu organ yetmezliğine yol açan tıbbi bir acildir.
Hipotansiyon belirtileri; beyin dokusuna ve uç organlara taşınan kan akımının azalması sonucu gelişen fonksiyonel aksaklıkların bütünüdür. Hastalarda en yaygın şekilde ayakta dururken artan baş dönmesi (vertigo benzeri his), göz kararması, sersemlik, dengesizlik, geçici şuur kaybı, odaklanma güçlüğü ve soğuk terleme gözlenir.
Beyin damarlarındaki perfüzyon basıncının azalması, kafatası içi damarsal yapıların refleks olarak genişlemesine ve oksijensizliğe bağlı olarak zonklayıcı ya da künt karakterde yaygın bir hipotansif baş ağrısına neden olur.
Özellikle boyun, ense ve trapez kaslarına giden kan akımının yetersizleşmesi, tıp literatüründe "elbise askısı ağrısı" (coat-hanger pain) olarak tanımlanan boyun-omuz kuşağında inatçı gerginlik ve sertleşmeye yol açar. Dokuların enerji üretiminde aksama yaşanması ise hastanın gece tam uyumasına rağmen sabahları ağır bir tükenmişlik ve dinlenememe hissiyle uyanmasıyla karakterize kronik halsizlik tablosunu doğurur.
Arteriyel baroreseptörler basıncın düştüğünü algıladığında, sempatik sinir sistemi kalbi uyararak dakikadaki atım sayısını refleks olarak artırır (refleks taşikardi). Bu durum hastada ani göğüs çarpıntısı, kalbin yerinden fırlayacakmış gibi atması ve dokulardaki oksijen açlığını kapatmak için sık ve derin soluma hissine yol açar.
Aynı zamanda vücut hayati organları korumak amacıyla kol, bacak ve cilt damarlarını büzüştürür (vazokonstrüksiyon). Kanın merkez organlara çekilmesi sonucu ellerde ve ayaklarda soğukluk, tırnak yataklarında solukluk ve yapışkan, soğuk bir terleme tablosu izlenir.
Hipotansiyonun temel nedenleri; dolaşım sistemindeki efektif kan hacminin azalması, kalbin mekanik pompalama gücünün zayıflaması veya periferik damar tonusunun kaybolarak damarların aşırı genişlemesidir (vazodilatasyon). Bu üç temel hemodinamik mekanizmadan birinde veya birkaçında meydana gelen bozulma, arteriyel basıncın hızla aşağı inmesine yol açar.
Ağır Sıvı Kaybı (Dehidratasyon): Günlük yetersiz su alımı, aşırı sıcak havada yoğun terleme, uzamış kusma ve ishal atakları plazma hacmini tüketerek kan basıncını doğrudan düşürür.
Akut ve Kronik Kanamalar: Mide-bağırsak kanamaları, travmatik yaralanmalar, ameliyat komplikasyonları veya aşırı adet kanamaları dolaşımdaki kırmızı kan hücresi ve plazma miktarını hızla eksiltir.
Anemi ve Beslenme Yetersizlikleri: B12 vitamini ve folik asit eksikliği vücutta yeterli eritrosit üretilememesine (megaloblastik anemi) yol açarak dokulara taşınan oksijeni azaltır ve kalıcı tansiyon düşüklüğü yaratır.
Kardiyovasküler Sorunlar: Kalp hızının dakikada 50'nin altına indiği aşırı yavaş nabız (bradikardi), kalp kapak patolojileri, geçirilmiş kalp krizi sonrası gelişen kalp yetmezliği veya aritmi tabloları kalbin debisini düşürür.
Hormonal ve Endokrin Yetersizlikler: Böbrek üstü bezlerinin yetersiz çalışması sonucu aldosteron ve kortizol hormonlarının eksildiği Addison hastalığı, sodyum ve suyun böbrekten atılmasına yol açarak ağır hipotansiyona sebep olur; ayrıca tiroit tembelliği (hipotiroidi) ve hipoglisemi de tansiyon düşürücü etki gösterir.
İlaç Kullanımı: Yüksek tansiyon tedavisinde kullanılan beta blokerler, ACE inhibitörleri, idrar söktürücüler, kalp damar genişleticileri, trisiklik antidepresanlar ve prostat büyümesinde kullanılan alfa bloker ilaçlar doza bağlı olarak tansiyonu aşırı düşürebilir.
Hipotansiyon; ortaya çıkış mekanizmasına, tetikleyici faktörlere ve etkilenen anatomik bölgeye göre Ortostatik, Postprandiyal, Nörojenik ve İntrakraniyal olmak üzere klinik türlere ayrılır. Her bir alt tip, damar yatağının otonom kontrolündeki aksaklıklardan kafa içi sıvı dinamiklerine kadar farklı fizyopatolojik süreçlerle tetiklenir ve özgün tanı-tedavi yaklaşımları gerektirir.
Ortostatik hipotansiyon; yatar veya oturur pozisyondan ayağa kalkıldığında ilk 3 dakika içinde sistolik tansiyonun en az 20 mmHg veya diyastolik tansiyonun en az 10 mmHg aniden düşmesi durumudur. Pozisyon değişikliği ile birlikte yer çekiminin etkisiyle yaklaşık 500 ila 1000 mililitre kan hızla bacak damarlarına ve karın içi organlara göllenir.
Sağlıklı bireylerde karotid sinüs ve aort yayındaki baroreseptörler bu düşüşü milisaniyeler içinde algılayarak sempatik sinir sistemini devreye sokar; damarlar hızla büzülür ve kalp hızı hafifçe artarak kan basıncını dengeler. Ancak yaşlanma, diyabete bağlı otonom nöropati, Parkinson hastalığı, dehidratasyon, uzun süreli yatak istirahati veya antihipertansif ilaç kullanımı durumunda bu otonom refleks zayıflar. Beyne giden kan akımının aniden azalmasıyla hastada ayağa kalkar kalkmaz baş dönmesi, göz kararması, bacaklarda boşalma hissi ve bayılma gelişir.
Postprandiyal hipotansiyon; özellikle ileri yaştaki bireylerde, hipertansiyon hastalarında ve diyabet veya otonom sinir sistemi hasarı olan kişilerde, yemekten sonraki ilk 2 saat içinde sistolik kan basıncının en az 20 mmHg düşmesi tablosudur. Yemek tüketimi sonrasında sindirim sisteminin yoğun enerji ve enzim ihtiyacını karşılamak amacıyla vücuttaki kanın büyük bir bölümü mide ve bağırsak damar yatağına hücum eder.
Genç ve sağlıklı metabolizmalarda çevre damarlar kasılarak ve kalp atımı hızlanarak sistemik tansiyon korunurken; otonom yanıtı zayıflamış kişilerde bu telafi mekanizması çalışmaz. Özellikle basit şeker ve rafine karbonhidrat içeriği yüksek ağır öğünlerden sonra bağırsaklara aşırı kan çekilmesi sonucu beyin kan akımı zayıflar; yemek sonrasında şiddetli uyku hali, sersemlik, baş dönmesi, fenalık hissi ve düşmeler meydana gelir.
İntrakraniyal hipotansiyon; damar içi kan basıncının düşmesinden tamamen farklı olarak, beyin ve omuriliği çevreleyen duramater zarındaki yırtık/kaçak nedeniyle beyin omurilik sıvısının sızması sonucu kafa içi basıncının kritik seviyede düşmesiyle karakterize özel bir nörolojik hastalıktır. BOS sıvısının azalması beynin kafatası içinde aşağıya doğru sarkmasına ve ağrıya duyarlı zarların çekilmesine yol açar.
Bu tablonun en belirleyici klinik özelliği, pozisyonel (ortostatik) baş ağrısıdır. Hasta ayağa kalktığında veya oturduğunda dakikalar içinde zonklayıcı, şiddetli bir ense ve baş ağrısı başlar; hasta sırtüstü düz yattığında ise ağrı tamamen veya büyük oranda kaybolur. Tanıda belden sıvı alınması (lomber ponksiyon) öyküsü, kafa travmaları veya kendiliğinden gelişen dural yırtıklar araştırılır ve beyin-omurilik Manyetik Rezonans (MR) görüntülemesi ile kesinleştirilir.
Ortostatik hipotansiyon; hastanın en az 5 dakika sırtüstü sakin şekilde yattıktan sonra yapılan bazal tansiyon ölçümünün, ayağa kalktıktan sonraki 1. ve 3. dakikalarda tekrarlanması ve basınç farklarının incelenmesiyle teşhis edilir. Bu standart klinik test, hastanın şikayetlerinin doğrudan yer çekimi ve otonom sinir sistemi yetersizliğine bağlı olup olmadığını net biçimde ortaya koyar.
İstirahat Evresi: Hasta sessiz ve ılık bir odada en az 5 dakika boyunca düz şekilde sırtüstü yatırılır. Manşon kolun kalp hizasında tutularak yatar pozisyondaki sistolik, diyastolik kan basıncı ve nabız kaydedilir.
Ayağa Kalkış ve Takip: Hasta dikkatlice ayağa kaldırılır. Ayakta dururken kol kalp hizasında desteklenerek 1. dakikada ve 3. dakikada ölçümler tekrarlanır.
Tanı Kriteri: Ayakta yapılan ölçümlerde sistolik değerde 20 mmHg ve üzeri, diyastolik değerde ise 10 mmHg ve üzeri kalıcı bir düşüş saptanması ortostatik hipotansiyon tanısını kesinleştirir.
Nabız Yanıtının İncelenmesi: Tansiyon düşerken nabız dakikada 15-20 atım artıyorsa sorun genellikle sıvı azlığı veya ilaç etkisidir; nabız hiç hızlanmıyorsa primer otonom sinir sistemi hasarı (nörojenik hipotansiyon) düşünülür.
Eğik Masa Testi (Head-Up Tilt Table Testi): Açıklanamayan senkop ve ortostatik baş dönmesi yaşayan hastalarda otonom refleksleri değerlendirmek için motorize bir masa kullanılır. Hasta yatay konumda masaya sabitlenir ve masa kademeli olarak 60-70 derecelik dik açıya getirilerek kalp ritmi ve anlık kan basıncı dalgalanmaları monitörize edilir.
24 Saatlik Ambulatuvar Tansiyon ve Ritim Holter: Hastanın günlük yaşamında, özellikle yemek sonralarında, sabah uyanış anlarında ve pozisyon değişimlerindeki tansiyon düşüşlerini tespit etmek için 24 saatlik otomatik manşonlu tansiyon holteri uygulanır.
Farklı hipotansiyon türleri, tetikleyici unsurlar ve ayırt edici klinik belirtiler aşağıdaki tabloda özetlenmiştir:
Gebelikte ve çocukluk çağında tansiyon dinamikleri, hızlı hormonal değişimler, anatomik başkalaşımlar ve damar yatağının büyüme süreçlerine bağlı olarak yetişkinlerden belirgin biçimde farklı seyreder. Bu dönemlerde görülen kan basıncı düşüşleri çoğunlukla fizyolojik adaptasyonun doğal bir parçası olsa da, anne karnındaki fetüsün perfüzyonu veya çocuğun okul içi bayılma riskleri açısından yakın takip gerektirir.
Gebelikte plasentanın ve fetüsün beslenmesini sağlamak amacıyla salgılanan yüksek miktardaki progesteron hormonu, damar duvarlarındaki düz kasları gevşeterek sistemik damar direncini düşürür ve damar yatağını genişletir. Bu hormonal ve vasküler adaptasyon neticesinde hamileliğin özellikle ilk 24 haftasında (ilk iki trimesterde) sistolik tansiyonda 5-10 mmHg, diyastolik tansiyonda ise 10-15 mmHg'ye varan doğal bir düşüş yaşanır.
Hafif düzeydeki bu düşüş bebeğin gelişimine zarar vermez; ancak tansiyonun aşırı düşmesi anne adayında bayılmalara, düşmelere ve buna bağlı travma risklerine yol açabilir. Hamileliğin son aylarında büyüyen rahmin sırtüstü yatarken ana toplardamara (vena cava inferior) baskı yapması kalbe kan dönüşünü engeller (supin hipotansif sendromu). Bu nedenle gebelerin her zaman sol yan yatış pozisyonunu tercih etmesi, hem kalbe dönen kan akımını hem de plasentaya giden oksijen miktarını en üst düzeye çıkarır.
Çocukluk ve ergenlik döneminde, özellikle hızlı boy uzama ataklarının (büyüme fırtınası) yaşandığı 10-16 yaş aralığında boy uzama hızı damar yatağının otonom refleks adaptasyonunu aşabilir. Bu süreçte damar elastikiyeti ve kalbin pompalama gücü yer çekimi etkisini anında dengeleyemez; buna yetersiz su içme alışkanlığı ve uzun süre ayakta kalma (okul törenleri vb.) eklendiğinde vazovagal senkop (bayılma) atakları tetiklenir.
Çocuklarda düşük tansiyon tablosu genellikle tehlikeli bir kalp hastalığına işaret etmez. Sabah kahvaltısının atlanmaması, gün içinde yeterli hidrasyon sağlanması ve tuz dengesinin korunmasıyla büyüme çağı hipotansiyonu kendiliğinden düzelir.
Tansiyonu aniden düşen ve bayılma hissi yaşayan bir kişiye yapılacak ilk müdahale; hastayı vakit kaybetmeden sırtüstü düz bir zemine yatırıp bacaklarını kalp seviyesinin yaklaşık 30 santimetre üzerine kaldırmaktır (Şok pozisyonu). Bacakları yukarı kaldırmak, yer çekimiyle alt uzuvlarda göllenen yaklaşık 700-800 mililitre kanı hızla kalbe ve beyin dolaşımına yönlendirerek serebral perfüzyonu sağlar ve bilincin hızla açılmasını destekler.
Tansiyon düşmesi atağında uygulanacak acil eylem adımları şunlardır:
Pozisyon ve Baş Desteği: Hasta düz bir yere yatırılır; bacakların altına minder, çanta veya rulo yapılmış battaniye konularak bacaklar yükseltilir. Hastanın başının altına kesinlikle yastık konulmamalıdır; başı yükseltmek beyne giden kan akışını daha da azaltır.
Hava Yolu ve Rahatlatma: Hastanın etrafındaki kalabalık hızla dağıtılarak temiz hava alması sağlanmalı, pencere açılmalıdır.
Kıyafetlerin Gevşetilmesi: Boynu sıkan gömlek yakaları, kravatlar, sıkı sütyenler ve beli sıkan kemerler derhal açılarak göğüs kafesinin genişlemesi ve venöz dönüş rahatlatılmalıdır.
Hastanın bilinci tam olarak yerindeyse, yutkunabiliyor ve konuşabiliyorsa damar içi hacmi ve sodyum seviyesini hızla yükseltmek amacıyla yavaş yavaş tuzlu ayran, doğal maden suyu veya tuzlu bir bardak su içirilmelidir.
Bilinci kapalı, yarı baygın veya derin sersemlik yaşayan kişilere kesinlikle ağızdan katı ya da sıvı hiçbir şey verilmemelidir. Bilinçsiz hastaya sıvı içirmeye çalışmak sıvının akciğerlere kaçmasına (aspirasyon) ve boğulmaya neden olur.
Hipotansiyona en iyi gelen temel yöntem; günlük su tüketimini en az 2.5 ila 3 litre seviyesine çıkarmak ve hekim kontrolünde beslenmedeki günlük tuz miktarını dengeli bir şekilde artırmaktır. Dolaşımdaki plazma hacmini artıran doğru hidrasyon stratejileri ve basit postüral alışkanlıklar, tansiyon düşüşlerini ve buna bağlı halsizliği kalıcı olarak kontrol altına alır.
Hidrasyon ve Doğal Maden Suyu: Günde en az 10-12 bardak su içilmeli, günde 1 şişe yüksek sodyum ve magnezyum içeren zengin mineralli doğal maden suyu tüketilerek elektrolit dengesi korunmalıdır.
Tuz ve Beslenme: Kalp veya böbrek yetmezliği bulunmayan hipotansif bireylerde yemeklere eklenen kaliteli kaya/deniz tuzu plazma hacmini genişletir. Ağır ve karbonhidrat yüklü büyük porsiyonlar yerine gün içine yayılmış az ve sık öğünler tercih edilmelidir.
Kontrollü Kafein Desteği: Sabahları veya tansiyonun düştüğü saatlerde tüketilen 1 fincan sade kahve ya da demli siyah çay, damarları hafifçe büzüştürerek geçici bir tansiyon yükselmesi ve zindelik sağlar.
Kademeli Kalkış Kuralı: Sabah uyanıldığında yataktan aniden fırlanmamalıdır. Önce yatak içinde gerinilmeli, ardından bacaklar yataktan sarkıtılarak yatak kenarında en az 1 dakika oturulmalı ve sonrasında yavaşça ayağa kalkılmalıdır.
Kompresyon (Varis) Çorapları: Gün içinde uzun süre ayakta kalan veya oturan bireylerde diz altı ya da kasık boyu orta basınçlı varis çorapları kullanmak, kanın bacak damarlarında göllenmesini mekanik olarak engelleyerek tansiyonu sabit tutar.
Tansiyon düştüğünde anında yapılması gereken ilk yardım adımları ile kesinlikle kaçınılması gereken yaygın hatalar aşağıdaki tabloda özetlenmiştir:
Hipotansiyon, altta yatan yapısal bir kalp veya böbrek rahatsızlığı bulunmadığı ve kişide herhangi bir şikayet yaratmadığı sürece genellikle hayati bir tehlike oluşturmaz. Ancak tansiyonun aniden çökmesi sonucu gelişen şuur kayıpları, düşmeye bağlı kafa travmaları ve kan basıncının organ beslenmesini durduracak seviyelere inmesi durumunda klinik olarak yüksek riskli bir tabloya dönüşür.
Kan basıncının kontrolsüz düşüşü, dolaşım sisteminin dokulara oksijen iletme kapasitesini kırarak şu kritik tehlikeleri tetikler:
Özellikle 65 yaş üzeri yetişkinlerde ve diyabetik hastalarda ani tansiyon düşüşü (ortostatik hipotansiyon), denge kaybına ve ani bayılmalara (senkop) yol açar. Bu ataklar esnasında kontrolsüz düşmeler; kalça kırıkları, kafa travmaları, beyin kanaması ve kemik kırılmaları gibi hayatı tehdit eden sekonder yaralanmalar yaratır.
Bunun yanı sıra kan basıncının uzun süre sistolik 80 mmHg değerinin altında kalması, böbrek kılcal damarlarının süzme fonksiyonunu durdurarak akut böbrek yetmezliğine ve beyin hücrelerinin oksijensiz kalarak geçici iskemik atak geçirmesine zemin hazırlar.
Hipotansiyonun en ölümcül formu, vücuttaki tüm kılcal damar yatağının iflas ettiği şok tablosudur.
Septik Şok: Ağır bakteriyel enfeksiyonların kana karışmasıyla damarların aşırı genişlemesi ve tansiyonun sıfırlanması.
Hipovolemik Şok: Şiddetli iç kanama veya aşırı sıvı kaybı nedeniyle damar içinde dolaşacak kanın kalmaması.
Kardiyojenik Şok: Geniş bir kalp krizi sonrası kalbin mekanik pompalama gücünü tamamen yitirmesi.
Bu tablolar acil yoğun bakım müdahalesi gerektiren en üst düzey hayati tehlike durumlarıdır.
Hipotansiyon tedavisinde temel amaç; tansiyon düşüklüğüne yol açan altta yatan primer nedeni tespit edip ortadan kaldırmak ve hastanın günlük yaşamını semptomsuz sürdürmesini sağlamaktır. Sıvı artırımı, tuz tüketimi ve varis çorabı gibi yaşam tarzı düzenlemelerinin yetersiz kaldığı kronik veya nörojenik vakalarda, hekim kontrolünde damar tonusunu artıran ya da vücutta sıvı tutulmasını sağlayan özel medikal ilaç tedavileri devreye sokulur.
Medikal tedavi süreci ve klinik ilaç optimizasyonu şu basamaklarla yürütülür:
Mineralokortikoid Tedavisi (Fludrokortizon): Böbreklerden sodyum ve suyun geri emilimini artırarak damar içi plazma hacmini genişletir. Kan hacmini büyüterek özellikle inatçı ortostatik hipotansiyonu olan hastalarda tansiyonu dengede tutar.
Periferik Alfa-1 Adrenerjik Agonistleri (Midodrin): Atardamar ve toplardamarların duvarlarındaki düz kasları uyararak damarların büzüşmesini (vazokonstrüksiyon) sağlar. Kanın bacaklarda ve karında göllenmesini önleyerek ayakta dururken tansiyonun düşmesini engeller.
Hipotansiyon şikayetiyle başvuran hastalarda ilk olarak düzenli kullanılan kronik ilaç listesi taranır. Hipertansiyon için kullanılan diüretikler (idrar söktürücüler), beta blokerler, ACE inhibitörleri, kalp damar genişleticileri (nitratlar), prostat büyümesi ilaçları (alfa blokerler) ve bazı antidepresanlar kardiyolog tarafından yeniden değerlendirilerek doz indirimi yapılır veya ilaç değişimi planlanır.
Sık sık baş dönmesi, göz kararması, fenalık hissi veya bayılma atakları yaşayan kişilerin ayırıcı tanı ve kardiyovasküler tarama için öncelikle Kardiyoloji (Kalp ve Damar Hastalıkları) veya Dahiliye (İç Hastalıkları) polikliniklerine başvurması gerekir. Kalp kökenli patolojiler ekarte edildikten sonra otonom sinir sistemi hasarı veya beyin omurilik sıvısı kaynaklı şüphelerde Nöroloji uzmanına, hormonal yetmezlik şüphesinde ise Endokrinoloji kliniklerine başvurulmalıdır.
Klinik tablonun ciddiyetine ve başvuru nedenine göre poliklinik yönlendirme şeması aşağıdaki tabloda özetlenmiştir:
Lütfen size ulaşabilmek için aşağıdaki alanları doldurunuz
Düşük tansiyon (hipotansiyon); atardamarlardaki kan basıncının organ ve dokuları yeterince besleyemeyecek seviyeye gerilemesidir. Tıbbi olarak sistolik (büyük) tansiyonun 90 mmHg, diyastolik (küçük) tansiyonun ise 60 mmHg değerinin altına inmesi hipotansiyon kabul edilir. Beyne ve kalbe giden kan akımı yavaşlayarak baş dönmesi ve bayılma riskini tetikler.
Hipotansiyon; yetersiz sıvı alımı (dehidratasyon), aşırı sıcak hava, uzun süreli açlık ve ani ayağa kalkma gibi durumlarda gelişebilir. Ayrıca kalp ritim bozuklukları, kalp yetmezliği, gebelik, aşırı kan kayıpları, B12 ve folat eksikliğine bağlı anemiler ile tiroid/böbrek üstü bezi yetmezlikleri düşük tansiyonu uyanışa geçiren birincil metabolik nedenlerdir.
En yaygın göstergeler; aniden başlayan baş dönmesi, göz kararması, sersemlik hissi, dengesizlik ve bayılmadır (senkop). Hastalarda mide bulantısı, kutanöz solukluk, soğuk terleme, konsantrasyon güçlüğü, sirkadiyen yorgunluk ve boyun-omuz kuşağında hissedilen künt ağrılar klinik muayenede sıklıkla tescil edilen temel hipotansiyon belirtileridir.
Tansiyon düştüğünde hasta derhal sırtüstü yatırılmalı ve bacakları kalp seviyesinin üzerine (yaklaşık 30 cm) kaldırılmalıdır (Şok pozisyonu). Bir bardak tuzlu ayran içmek, bol su tüketmek veya birkaç adet tuzlu zeytin yemek damar içi sıvı hacmini ve ozmotik basıncı artırarak kan basıncını dakikalar içinde dengeler.
Diyetisyen ve hekim kontrolünde günlük sıvı tüketimi 2.5-3 litreye çıkarılmalı, yemeklerdeki tuz miktarı kontrollü artırılmalıdır. Ağır ve masif karbonhidratlı porsiyonlar yerine gün içine yayılmış az ve sık öğünler tercih edilmelidir. B12, folik asit ve demir zengini gıdalar ile mineral dengesini koruyan maden suyu plana eklenmelidir.
Ortostatik hipotansiyon; yatar veya oturur pozisyondan aniden ayağa kalkıldığında yer çekimi etkisiyle kanın bacaklarda göllenmesi ve tansiyonun hızla düşmesidir. Önlemek adına yataktan kalkarken önce oturur pozisyona geçilmeli, 1-2 dakika beklenip yavaşça ayağa kalkılmalıdır. Uzun süre hareketsiz ayakta durmaktan kaçınılmalı ve gerektiğinde varis çorapları kullanılmalıdır.
Belirti vermeyen yapısal düşük tansiyon genellikle tehlikeli değildir ve kalp-damar sağlığını korur. Ancak aniden gelişen şiddetli düşüşlerde beyin, böbrek ve kalp gibi hayati organların oksijenlenmesi bozulur. Doku perfüzyonunun kilitlenmesi; bayılmaya bağlı kafa travmalarına, böbrek hasarına ve ileri vakalarda hipovolemik şok tablosuna yol açabilir.
Evet, hamilelik döneminde progesteron hormonunun etkisiyle damar yataklarının genişlemesi ve plasental dolaşımın devreye girmesi sonucu özellikle ilk 24 haftada tansiyon düşmesi tamamen fizyolojiktir. Anne adayının bol su içmesi, ani hareketlerden kaçınması, sol yanına yatarak dinlenmesi ve öğün atlamaması gebelik hipotansiyonunu kontrol altında tutar.
Belirti vermeyen durumlarda ilaç kullanılmaz. Ancak yaşam tarzı ve diyet düzenlemelerine rağmen kronik bayılmalar yaşayan veya günlük yaşamı kısıtlanan hastalarda hekim kontrolünde damar büzücü (Midodrin) veya vücutta tuz tutulumunu artıran mineralokortikoid (Fludrokortizon) grubu medikal ajanlar planlanarak kan basıncı güvenle stabilize edilir.
Tansiyonu düşen kişiye şekerli su içirmek fayda sağlamaz; çünkü sorun kan şekeri değil, damar basıncı ve tuz dengesidir. Bayılan kişiyi zorla ayağa kaldırmak beyin kanlanmasını daha da bozarak nöronal hasar yaratabilir. Ayrıca hastaya kolonya, alkol koklatmak yerine ortamı havalandırmak ve bacakları yukarı kaldırmak esastır.
Kronik düşük tansiyon; böbrek üstü bezinin yetersiz çalışması (Addison hastalığı), tiroid tembelliği (hipotiroidi), kalp kapak patolojileri, ileri derece kalp ritim bozuklukları (bradikardi) ve gizli iç kanamaların habercisi olabilir. Açıklanamayan inatçı hipotansiyon vakalarında bu endokrinolojik ve kardiyovasküler patolojiler kapsamlı testlerle ekarte edilmelidir.
Sık tekrarlayan baş dönmesi, göz kararması, bayılma atakları ve kronik düşük tansiyon şikayetleri yaşayan bireyler öncelikle Kardiyoloji ve İç Hastalıkları (Dahiliye) polikliniklerine başvurmalıdır. Şikayetlerin altında yatan nedenlere göre süreç, hormonal dengesizlikler için Endokrinoloji, sinir sistemi kaynaklı bayılmalarda ise Nöroloji uzmanlarınca multidisipliner koordine edilir.
7/24 tüm soru ve sorunlarınız için buradayız.
Size nasıl yardımcı olabiliriz?
Randevu ve sağlık hizmetlerimiz hakkında bilgi almak için size en uygun iletişim kanalını seçebilirsiniz.